18 September, 2011

Farkına varalım


Geçen hafta çalıştığım şirkettteki bir etkinlik nedeniyle Ataköy'deki Türkiye Omurilik Felçlileri Derneğini ziyaret ettik. Gün içinde tekerlekli sandalye kullanmanın zorluklarını öğrendik, dernekte bulunan atölyeleri gezdik, müzik gruplarını dinledik. Birlikte vakit geçirdik. Birşeylerin farkına vardık!

Derneğin bahçesinde tekerlekli sandalye kullanacaklar için bir parkur var, burada denemeler yapıp öyle sokağa çıkıyorlar. Çünkü ülkemiz malesef engellilerin kendi başlarına günlük hayatlarına devam edebilmeleri için çok elverişli bir yer değil. Bu parkurda düz yol, çakıltaşlı yollar, vapurun girişine konulan düzenekler, yokuşlu yollar, mazgallı yollar gibi bizim için günlük hayatın bir parçası olan ama tekerlekli sandalye kullananlar için engel teşkil eden bölümler var, burada çalıştıktan sonra sokağa çıkabiliyorlar.

Ayrıca kendilerine ait, tekstil (dokuma, dikiş, baskı), grafik vb atölyeleri var, burada da dışardan işler alarak dernek bütçesine katkıda bulunuyorlar. (aklınızda bulunsun!)

Ben iyiki gitmişim dedim, günlük saçma sapan şeylere üzülürken insanların ne dertleri olduğunu görüp halime şükrettim. Günlük hayatımı kendi başıma sürdürebilmenin, ihtiyaçlarımı tek başıma karşılayabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu gördüm. Ayrıca bundan sonra elimden geldiğince de böyle derneklere destek olmamız gerektiğini de bir kez daha anladım. İlk olarak burada yazarak belki okuyan birkaç kişinin ilgilenmesini sağlamakla başlayabilirim:)

13 September, 2011

Burçlar ve taşlar


Annem ara sıra değişik şeylere sarar, klasik işte feng-shui ler, rüya yorumları, taşlar vs vsi okur da durur. Geçenlerde de burçların taşlarını okurken beni aradı telefonda bana burcumun taşlarını okudu.. Hıı yaa tamam hı hı şeklinde cevaplar vererek dinledim. Ama canım annem bana aldıramayınca kendisi buraya geldiğinde gezerken birlikte bulup aldık akik taşlı bileklikler.. Anne ve bebeği korurmuş, tene hep değmesi gerekirmiş.. Canım annem yaa kendisi inandığı için ben de aldığımızdan beri kolumdan çıkarmıyordum. Gerçi bu yazıyı yazmadan bir gün önce kahverengi olanı elimde paat diye koparak döküldü gitti.. (Ben bir anlam yüklemiyorum tabi:P) Bilekliği aldığımız yerdeki kadın bana Malahit taşı bir kolye ucu hediye etti ve sadece doğum sırasında yanında bulunsun öncesinde takma dedi..

Farklı farklı sitelerde farklı anlamlar görünüyor ya da farklı burçların farklı taşları var, inanmak lazım tabii. Benim bu tip inançlarım çok kuvvetli değil, siz ne düşünüyorsunuz??

11 September, 2011

27. hafta


Bu haftadan da bir foto koyayım bloga, gerçi burada çook kilolu görünsem de kıyafettendir diye düşünüyorum:) Şu ana kadar 7 kilo aldım.. Fena gitmiyorum şimdilik, artık yavaş yavaş ağırlaştığımı hissediyorum tabi:) Karnımdaki hareketleri de çok net hissediyorum, özellikle de ben yatarken kızım sağolsun hiç durmuyor..

Bugüne kadar doğru dürüst alışveriş yapmamıştım bebek için, sadece birkaç yakınımın getirdiği ufak tefek hediyeler vardı. Dün Eminönü'ne gittim, ön bir araştırma yapayım istedim. Havuzlu han'ı merak ediyordum gittim. Gerçekten de bebek alışverişi için çok fazla çeşit var.. Hem bebek alışverişi deyip geçmemek lazım, insan başına gelince anlıyor. Benim de bugüne kadar pek alakam olmadı bu tip konularla ama maşallah çeyiz gibi liste var web sitelerinde:) Ben fazla eşya sevmem, kullanabileceğim bir eşya için kalitelisini iyisini alırım ama sonuna kadar da kullanmak isterim ama gereksiz ıvır zıvır elektronik eşyalara da boşuna para vermek istemiyorum. (mesela çocuğu olan ailelerden duyduğum kadarıyla bebek telsizi oldukça gereksizmiş, daha bunun gibi hevesle alınıp kullanılmayan eşyaları tamamen listemden çıkardım) Ama doğum anından itibaren gerekli olacak eşyalar için de yavaştan bakınmaya başladım işte. Dün arabayla gitmediğim için ve ben tek başıma taşıyamayacağım için pek birşey almadım, ufak tefek ıvır zıvırlar sadece. Ancak kafamda listem için fiyatları tespit ettim. (mesela bebek arabası- puset fiyatlarına baktım ve fiziksel olarak da görmüş oldum) Ancak internetteki fiyatlarla arasında çok da fazla uçurum olmadığı için elde taşıma, trafik, yol vs yi düşünüp internetten almaya karar verdim.  Bunun dışında yavaş yavaş odası için bakınıyorum, geçende Ikea'ya gittiğimde bazı eşyaları not etmiştim yine. Ama gelecek ay Masko'ya da bakıp karşılaştırdıktan sonra alacağız.

Şimdilik bu kadar.. Küçük hanımın alışverişiyle meşguliyetim devam ediyor. Bu arada aşağıda bakmış olduğum linkler var, ama genelde tek bir yere bağlı kalmıyorum, ama en çok yararlandığım ve yorumlarını sevdiğim site: http://blogcuanne.com/

Liste için bazı siteler:

http://blogcuanne.com/2010/02/10/bebek-icin-neler-almali/
http://www.anneoluncaanladim.com/2/dogum/1527/dogumdan-once-alinmasi-gerekenler-listesi
http://ozguranne.blogspot.com/2008/12/alveri-listesi-yeni-doan.html

05 September, 2011

Babamın Penguenleri


Bayram tatilini sakin İstanbul günlerinde yaşadık ve bitti artık, iş-güç, trafik, hepsi birden yeniden başladı.. Bu günlerden birinde sinemada izledim bu filmi ve oldukça sevdim:) Son dönemlerde gittiğim en eğlenceli, sıcak aile filmiydi.. Ya da ben mi çok duygusal davranıyorum:)


Tom Popper'a hediye olarak babasından gelen penguenle başlıyor film. Sonrasında hayatı değişiyor tabiki, çocukları onunla daha çok vakit geçirmeye başlıyor, çok daha farklı oluyor herşey..Her izleyen gibi bizim de penguen besleyesimiz geldi:)

Ama ille sinemada izlemeye gerek yok, tam bir kış filmiydi, bu kış dvd sini alarak evde patlamış mısır eşliğinde de izlemek keyifli olur diye düşünüyorum:)

01 September, 2011

Dubrovnik tatilimiz


Bu yazın başından karar vermiştik Dubrovnik'e gitmeye, ben internetten araştırmaya Haziran ayında başladım, ama sonra şu sitede  çok uygun ve güzel bir fırsat bulunca hemen atladım ve planımızı ona göre yaptık. Neyseki de hiç pişman olmadık. Öncelikle ben ilk kez tur ile bir yere gittim ve oldukça memnun kaldım. Bilmediğin bir yere gidince havalimanından ulaşım, etrafın kısaca tanıtılması vs çok faydalı oldu, rehberimiz de iyiydi. Yukarıdaki fotoğraflar Cavtat'ta çekildi, havalimanından otobüse binip burada kahvaltı etmek ve dinlenmek üzere indik. Oldukça güzel bir yer. Denizi güzel, etraf sakin. Burada da çeşitli oteller ve yazlık evler var. Biz sabah kahvaltımızı ettik, yürüyüş yaptık. Ama sevgilim ve ben burayı çok sevdiğimiz için (bi de o uykusuzlukta fotoğraf makinesi kılıfımızı pastanede unuttuğumuz için) 2 gün sonra tekrar geldik buraya.. (kılıfı da bulduk:P) Bu arada Dubrovnik tatilinde gelinmesi gereken yerlerden biri bence, deniz kenarında yemek yenecek oldukça güzel yerler var, denize girmek için de ideal. Dubrovnik'ten 10 numaralı otobüsle ortalama 20-25 dk da geliniyor.



Sonraki istikametimiz doğal olarak Old city idi. Zaten Dubrovnik burası işte. Yukarıdaki fotograflar uzaktan görüntü tabii bir de benim göbekli resmim var:) Kızım da olsun ama dimi.. Sağolsun bana tatil boyunca hiç zorluk çıkarmadı.. Sadece biz biraz daha dinlenme tatili yaptık. Turda ekstra olarak katılmak istenirse Saraybosna-Karadağ gezisi vardı, ve de  adalar turu vardı. Ama hem tatilimizin 4 gün olması, hem otelimiz plajının güzel olması hem de önceki haftaki taşınma yorgunluğu nedeniyle benim ruhum ve bedenim otobüs ve tekne yolculuğunu kaldıracak gibi değildi. Biz deniz, kum, güneş, keyif, yeme, içme gezme, bool bol yürümekten  yana kullandık tercihimizi.


Otelimiz çok güzeldi, 3 yıldızlı olmasına rağmen buradaki 5 yıldızlı oteller gibiydi diyebilirim. Odalar, yemekler, ücretsiz wi-fi, plaj:) Daha ne olsun:)




Gittiğimiz hafta tesadüfen Dubrovnik Festivali devam ediyordu, old city'de her yerde bir etkinlik vardı, son resimde anlatılmak istenen bişey yoktur, kedi ve köpek kompozisyonu deklanşöre basarken bozulmuştur ancak arkada Pepe Romero konser afişi olduğundan ve blog yazarı görüp, bilet bulup, çok güzel bir konser izlediğinden burada da izi kalsın istemiştir:)


Yenebilecek en temel şeyler yukarıda, pizza ve deniz ürünleri:) Pizza'yı hem rehberimizin hem de gitmeden önce okuduğum blog tavsiyeleri üzerine Barracuda'da yedik, fiyatlar makul, lezzetler de gayet iyiydi.. Balık içinse yine herkesin tavsiyesi üzerine Kamenice'ye baktık, gerçekten herkesin önündeki tabaklar gayet güzeldi ama o kadar sıra vardı ki, beklemeyi göze alamadık, ara sokaklardan birinde, şu anda ismini hatırlayamadığım ama gayet lezzetli görünen yukarıdaki tabakları mideye indirdik:) Pazardan da kurutulmuş meyveleri almayı ihmal etmedik, acıktığımız anda onlar yetişti otelde imdadımıza..


Dubrovnik'te bana tek ters gelen şey otobüs şöforleri, garsonlar vs nin böyle turistik yerde bu kadar suratsız olmasıydı. Otelimizdeki personel iyiydi ama gittiğimiz bazı restoranlardaki garsonlar müşteri memnuniyeti diye bir şeyden habersiz gibiydi:) Ayrıca otobüslerde de buradaki gibi durakları görebileceğiniz bir tabela, bir ses, şoförden bir ikaz yok, içinize yaklaştınız hissi doğarsa orada inin, zira biz fransız bir çiftle birlikte birkaç durak geç indiğimiz için uzun bir yürüyüş yaptık:)

Sonuç olarak, geçen yıldan bana ilham vermiş olan doorstepping'in yazı dizisine ve gitmeden yararlandığım sözlük ve bloga teşekkürü bir borç bilir, gitmeyi düşünenlere de mutlaka tavsiye ederim...



26 August, 2011

23. haftadayken



Şu anda 26. haftamızdayız ama bu arada geçen haftalarda çektiğim bir göbek fotosu koyayım bir de nasıl geçiyor kayıt altına alayım dedim. Kızımız neyseki iyi, kontrollerimiz güzel geçiyor. Son çıkan ultrason fotoğraflarında biraz babasına benzettik:) Sırayla ultrason resimlerine bakınca oldukça tutarlı (doktor tabiki öyle olacak dedi:P) , yüzünü az çok anlayabiliyorum ve merakla kucağıma almayı bekliyorum ama bu günlerin keyfini de çıkarıyorum..

İnsanların hamilelere bakış açısı güzel, her yerde bir öncelik, sıra verme vs, ben talep etmiyorum ama bu ayrıcalık hoşuma gitmiyor desem yalan olur:) Tatilimizde Hırvatistan'da bir kadın otobüste kolumdan tutup yer verdi bana :) İlk kez oldu bu şaşırdım.. Çünkü İstanbul'da olmadı henüz... (Allahtan çok sık binmiyorum otobüse.. )

Bu arada bir güzellik daha oldu hayatımızda 3 hafta önce kendi evimize taşındık:) Kızımızın gelişi bizi de gaza getirdi ve oturduğumuz sitede 2 blok yanımıza taşındık... Daha doğrusu bana pek bir şey yaptırmadı 2 melek annem.. Adana'dan geldiler, bizi taşıyıp döndüler.. Ama yine de ister istemez hepimiz yorulduk, sonuçta kendi evim, herşeyin yerini bilen benim.. Halen ufak tefek eksikler var tabi, en kısa zamanda bir Ikea yapmak lazım mesela:) Eski evde yapıştırdığım aynalar, bazı aksesuarlar vs orada kaldı, şu anda bir boy aynam yok hala, kendimi yarım yamalak görüyorum.. Bunun gibi ufak teferruatlar, detaylar var, ama onlar da hiçbir zaman bitmiyor zaten.. Uzak muzak bir yerde oturuyorum ama en azından kızım alışveriş merkezlerinde değil, parkta çimlerde toprakta büyüyecek diye avutuyorum kendimi:) Biz bunca yıl fazlaca kira ödedikten sonra böyle bir girişimde bulunduk, darısı isteyen herkese artık...

16 August, 2011

Buradayım ...

Sadece ev taşıma sonrası 10 günden fazladır sevgili (!) Türk Telekom'un internetimi bağlamasını bekliyorum, en kısa zamanda koca göbeğim ve ben tekrar burada olacağız:) Sevgiler..

02 August, 2011

Larry Crowne


Bazı oyuncular vardır, öyle çok seversiniz ki filmini izlerken baştan olumlu önyargınız olur zaten. İşte Tom Hanks benim için bu oyuncuların en başında geliyor. Forest Gump hayatımın filmidir, çok kere izlemişimdir, birçok kere daha da izleyebilirim. Aslında Larry Crowne'a da bu beklentiyle gittim, yani filmin adı bir karakterin adından geliyor, acaba bu nasıl bir karakter olacak, kimbilir nasıl güzel bir filmdir diye.. Ve ben beğendim, ama dediğim gibi belki biraz kayırdığımdandır.

Film iş hayatını mecburi nedenlerle bıraktıktan sonra (!) üniversiteye başlayan Larry'nin okuldaki günleri, arkadaşları ve Mrs Tainot'un dersinde olanları anlatıyor. Keyifli vakit geçirdik, şu sıcak yaz günlerinde izlenecek eğlenceli bir film. Gidilebilir yani:)

31 July, 2011

Öneri


Bugün de memnun kaldığım alışveriş önerilerimi paylaşacağım: öncelikle hamile kıyafeti olarak LCW mağazalarına baktım, benim aslında bu konuda pek sıkıntım yok, (annemden geliyor kıyafetlerim) ama geçende dışardayken yine de bir bakayım dedim ve çok güzel, pek rahat ve bir o kadar da ucuz eteğimi aldım, yukarıda kısaca önden arkadan ve fiyat etiketinden foto var, şaka gibi bir fiyata aldım.. Çok fazla çeşit olmasa da fiyat ve rahatlık açısından tercih edilebilir ürünler var...





Bunlar da kozmetik olarak önerebileceğim şeyler: İlki Avon un yeni çıkan karpuzlu body sprayi, ben yazın çok kullanıyorum bunlardan hem parfümden çok daha hafif hem de serinletici:) Avon satan tanıdığınız varsa mevcut katalogda 6 TL, ben birkaç tane aldım.. Big babol tarzı sakızlar gibi kokuyorum...

Yanındaki Dermokil ise 1,5 yıldır bittikçe aldığım vücut losyonum, kozmetik alışverişi yaptıgım bir yerde kampanyada diye öylesine almıştım, ama kokusu çok güzel, çok fazla yaglı his bırakmıyor, bir de Türk malı, daha ne olsun:) Görürseniz deneyin.

Görüşmek üzere..

21 July, 2011

Taze kitaplarım


Son dönemde aldığım kitaplar bunlar işte, yavaştan da sırayla okuyorum, okuduklarımı kısaca yazayım, diğerleri de sırada..

Öncelikle Bir Türk Ailesi'nin Öyküsü'nü yazmak istiyorum. Çünkü ben inanılmaz sevdim. Tesadüfen D&R'da arada derede bulduğum bir kitap, bugüne kadar da adını hiç duymamıştım. Bir haftasonunda bitirdim. Gerçek hayat hikayesi olması, anlatım dilinin güzel olması (kitap İngilizce yazılmış, sonra Türkçe'ye çevrilmiş, başlarda sebebini çok merak ettim, acaba yazar orada doğmuş da kendi büyüklerinin öyküsünü kendi bildiği dilde mi anlatmış dedim, okudukça cevabını öğreniyorsunuz), sonunda çevirmen ve yazarın oğlu Ateş Orga tarafından yazılan sonsöz, herşeyiyle beni çok etkiledi, bitirir bitirmez de okumayı seven bir arkadaşıma verdim tatilde okusun diye, size de tüm samimiyetimle öneriyorum...

Piruze'ye gelirsek, Sinan Akyüz'ün ilk kez bir kitabını okuyorum, diğer kitapları da hep çok satanlar standında olurdu ancak nedense beni hiç çekmemişti. Bu kitap da illa okuyun diyebileceğim bir kitap değil ancak çok akıcı olduğunu ve film izler gibi kısa sürede bitireileceğinizi söyleyebilirim, ayrıca kendisi de gerçek bir yaşam öyküsünden alınmış. (Bana Kızım Olmadan Asla'yı çağrıştırdı biraz) Babasının diplomatik görevi sırasında Şam'da tanıştığı bir adamla, ailesinin onayı olmamasına rağmen evlenmeye karar veren Piruze'in hikayesi...


Kalbimin Sahibisin, normalde hiçbir şekilde dikkatimi çekemeyecek olan bir kitap.. Ama bizim şirkete her ay stand kuruluyor ve bir sürü kitap satılıyor, neredeyse internettekiyle aynı fiyata. Ben de sıkı bir alıcı olduğumdan standda duran amca bana kitaplar öneriyor, beğenmediklerimi başka birisiyle değişiyor, benim için de iyi bir alışveriş oluyor, işte bu kitap da oradan.. Yazlık, okuması keyifli, çok da birşey katmayan, ama daha genç yaşlarda okusaydım daha çok eğlenebilrdim diye düşündüğüm eski bir Amerikan filmi tadında kitap.

Peçete, Karpuz ve Maymun,  arka kapağını okuyunca çok şey vadeden ama kitabın kendisini okurken pek de birşey bulamadığım bir kişisel gelişim kitabı. İşimle alakalı diye okudum, 2 saatte filan bitti. Öneririm diyemeyeceğim..



Kibele'nin Sırrı yine aynı standdan aldığım, alırken daha fazla beklentimin olduğu ama okudukça gereksiz detaylara yer verildiğini düşündüğüm bir kitap. Fazla fantastik detaylar var, benim dikkatimi yer yer dağıttı ama yine de fena değil, okunabilir..

Az, o kadar çok yerde gördüm, internette o kadar çok yorum okudum ki, dayanamadım, ben de okuyup göreyim dedim ve aldım, sevdim ben. Sevdim dediysem, yazarın anlatım şeklini ve olayları bağlaşıyını, 1 cümle ile ne kadar çok şey anlatabilişini sevdim. Öyle bir kitap ki, 5 sayfa sonrasını okuyunca arada olanları çok rahat kaçırabilirsiniz. Pozitif, yazlık bir kitap değil, tam tersine, insanın bu kadar da olmaz diyeceği olayların olabildiği türden, ama ben diğer kitaplarına da şans vermeye karar verdim. (tabi muhtemelen hamilelikten sonra:) şu anda yüreğim çok fazla kaldırmıyor bu kadar gerçeği! ) Bu arada sonunun daha güzel bağlanabileceği düşüncesindeydim ama olsun. beğendim yine de..

Okuduklarım bunlar: Şu anda Sürgün'e yeni başladım, diğer kalanlarla devam edeceğim. (Her Şey Aydınlandı, Öp ve AnlatYüz 1981 Zulümhane )

Bol kitaplı günler..

19 July, 2011

Paul Simon

Ben canlı canlı dinlerken buraya da videosunu koyayım dedim:) Eminim güzel bir konser olacak.. Kendisini canlı dinlediğim için çok şanslı hissediyorum:)

17 July, 2011

20. Hafta


Hamilelik yazılarına geç başladım.. Kısaca bugüne kadar nasıl geçti, onu anlatayım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki oldukça rahat bir hamileyim, hatta öyle diyebilirim ki pek sevgili eşim hamile ben sadece bebeği taşıyorum.. O benden çok daha heyecanlı :) İlk 3 ayım klasik olarak mide bulantısı ve kusma ile geçti ancak ben normalde midem bozuldugunda da çok etkilenen bir insan olmadığım için sadece tuvalete girip çıkar gibiydim..  Ama gerçekten çok ilginç, daha sabah uyanır uyanmaz mide bulantısıyla kalkıyorsunuz, sonra da tüm gün her kokudan etkilniyorsunuz. Sabah servise parfüm sıkmış birinin binmesi, yemekhane, her koku, her yerde hazır.. Ama galiba ben dirayetliyim öyle kimseye belli etmeden geçirdim bu süreci:) Bu arada pek aşerdiğim de söylenemez, yediğim kilolarca eriği saymazsak. Ama ben her yıl erik çıktığında bu kadar çok yerim o yüzden bana pek değişik gelmedi:)


İçimde de cinsiyet konusunda hiçbir tahmin yoktu. Nedense etrafımdaki insanların %95'i erkek diye tahminde bulundu, ben de en önce sağlıklı olsun diyordum tabi ama 2 kız kardeş olmamızın ve annemle olan ilişkimizin de etkisiyle içten içe kız istiyordum.. 15. haftada doktora gittiğimizde cinsiyeti öğrendik, ben de eşim de havalara uçtuk:) Tabiki hala sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesi ilk temennimiz.. İsim konusunda da karar verdik sayılır. Gerçi eşimin ve benim ik andan itibaren çok sevdiğimiz ve sıcak bulduğumuz isim etraftaki insanlara çok da sıcak gelmedi ama %99 onu koyacağız, şu andan sonra kararımız değişirse bilemem tabi.



Bugüne kadar 3,5-4 kilo aldım, doktorum gayet iyi gittiğimi söylüyor, elimden geldiğince yürüyüş yapmaya ve abartı yememeye çalışıyorum. Yararlı şeyleri yiyorum tabi ama gereksiz pasta böreği de hamileyim diye çok abartma dedi doktor:) Keşke bir de etrafımdaki insanlara söylese.. Hamileliğin en güzel yani etraftaki her ama herkes seni öyle şımartıyor ki:) Ailemi saymıyorum zaten ama işyerimdeki herkes de sağolsun oldukça hoşgörülü ve düşünceliler.. Bazen hiç bitmesin de istiyorum tabi.. Bu kadar kilo aldım ama insanın vücudu değişik bir biçimde etkileniyor, genişliyorum sanki.. Bu hafta karnım ilk kez çıkmış gibi göründü gözüme. Pantolonlarımı düğmesi açık giyiyordum ne zamandır, bu hafta fermuar bile açılıp üzerine uzun bluzlerle kapatarak kullandım. Artık annemle  konuştugumuzda ayıp sen de giymiceksen kim giyecek hamile kıyafeti dedi (söylemesi ayıp kendisi tekstille, hem de hamile kıyafetleriyle uğraşıyor da) Ben hem henüz ruhen o pantolonları giymeye hazır olmadığımdan hem de Adanadan biri gelince getirir diye üşendiğimden henüz gerek yok diyordum. Ama bugün kargom gelince aslında ne kadar rahat olduklarını gördüm. Bundan sonra elimden geldiğince haftalık foto da eklemeye çalışacağım, işte bu hafta, ilk kez hamile kıyafeti ile göbeğimi ekledim:)

Bir sonraki hafta görüşmek üzere:)

10 July, 2011

Uzun süre sonra Yeni post :)


En son yazdığım tarihe baktım, sonra yazmadığım bu süreç içinde hayatımda neler oldu diye düşündüm, neden yazmadığımı düşündüm.. önemlilerden birkaç tanesini buraya not edeyim sonra da kaldığım yerden devam edeyim istedim: Esra ve İpek geçenlerde yazdıkları yazılarında bloga ara vermek konusunda benim şu anda söylyeceğim şeyler, söylemişlerdi.. İnsan bi bıraktı mı, iyice bırakıyor, ama neyseki uzun zaman geçse de geri döndüm :) Bahanelerimden bir diğeri de evdeki teknolojik sistemlerdeki problemler (internet bağlantısı, bir süre blogların açılamaması, açılmayan web siteleri yüzünden benim bilgisayarı kırma isteğim, sevgili kocamın ev bilgisayarındaki teknik sorunları çok fazla sallamaması, benim zaten anlamıyor olmam, işyerindeki yoğun çalışma nedeniyle evde internette mümkün olduğunca az vakit geçirme isteği gibi nedenleri sayabiliriz:) Ama bugün facebookta Imge ve Ata'nın neden blog yazmıyor sorusuna da bu postla cevap vereyim istedim.

Bu süreçte zaten bir süredir Kanada'da olan kız kardeşim, düğün maksadıyla Türkiye'ye döndü, evlendi ve Amerika'ya yerleşti.(benim için çok zor oldu)  İş yerinde oldukça yoğun günler geçirdim.. Perküsyon dersleri aldım (yaz ayında mola verdik ama baharda geri dönme planım var:P) Çok yoruldum, kırıldım, bir sürü şeye küstüm, hiç haketmediğimi düşündüğüm şeyler yaşadım ama hayat işte bir şekilde unutturuyor, zaman bir şekilde atlatmana yardımcı oluyor, ya da hafifletiyor diyelim.. Bu süreçte de ne kadar güzel bir şeyler yapsam da bi şekilde yazmak istemedim..Bir sürü kitap okudum, film izledim, yeni şeyler yedim, yeni yerler gezdim. Bu arada işte en güzel  haberim .. Bir kız bebek bekliyorum blog, ilişkimizin 10. yılına girerken ailemize 3. bir birey daha katılacak.. Birazcık da dönme isteğim bundan... İstedim ki, iş, güç, maddi, manevi koşuşturmanın içinde bu süreçte neler yaşadığımı buraya da yazayım, ilerde dönüp de beynimi hatırlamak için pek zorlamayayım..

İşte kısaca böyle, bundan sonra biraz da hamilelik yazılarıyla da olsa burada olacağım galiba:) Gerçi ben 19. haftada olmama rağmen halen hamile gibi olmasam da (hem dış görünüş hem de ruh hali olarak ) İleriki haftalarda olacak değişimleri hep birlikte göreceğiz..

 

24 December, 2010

Biraz pasta yaptım


Son zamanlarda biraz pasta yaptım:) Daha yemem gereken çok ekmek var ama etrafımdaki arkadaşlarımın doğum günleri pastasını yaparak kendimi de geliştirmiş oluyorum, hem de onları mutlu etmiş :) Tadları genel olarak güzel ama tabii şekilleri konusunda çook çalışmam lazım.

Geçen yıl ilk kez yaptığım şeker hamurlu pastalara bakarsak bi gelişme var ama dimi:)

19 December, 2010

Pazar Filmi


Günlerden Pazar, hava yağmurlu, ben evdeyim, genelde çalışıyor olmasına rağmen bu Pazar kocam da yanımda.. Kestane haşlamışız, kanalları geçip film arıyoruz. İşte tam o anda Gerçek Masallar başladı. Adam Sandler sevgim hakkında eminim daha önce de yazmışımdır. Hiç bilmediğim bu filmi tam da günü anlam ve önemine uygun:)

1 haftalığına akşamları yeğenlerine göz kulak olacak kahramanımız her gece masallar anlatıyor ve ertesi gün o masalların gerçekleştiğini farkediyor. Imdb bu filme 6.1 puanı layık görse de, içimden geldi ben bugün 10 veriyorum:))

18 December, 2010

Kibarlık Budalası


Bu yılki tiyatro sezonumuzu eğlenceli bir oyunla açtık.. Moliere'in kibarlık budalasını izledik. Zengin ama görgüsüz olan Mösyö Jorden'in asilzade olmak için neler yaptığını gördük. Dostu (!) Kont'tan dersler aldı, komik durumlara düştü ama vazgeçmedi. 2008'den beri sahnede bu oyun ancak biz yeni izledik. Keyifli vakit geçirdik.


Oyuncular genel olarak iyiydi, kont rolünde Tarık Papuççuoğlu ve Atılgan Gümüş dönüşümlü olarak oynuyormuş. Benim izlediğim oyunda Atılgan Gümüş vardı ve kendisine hayran oldum diyebilirim. Sahnede sesi en net ve güzel gelen oydu. (önlerde oturmamıza rağmen). Haldun Dormen'in sesi sahnede iki mikrofon olmasına rağmen zor duyuluyordu ancak bu yaşında sahneye çıkması tabiki hayranlık uyandırıcı. Ebru Cündübeyoğlu'nu severim, kendisini sahnede ilk kez izledim ve onu da çok beğendim. Oyun çeşitli salonlarda oynuyor, sizin yakınınıza da gelirse izleyin bence:)

26 November, 2010

Açık kitap dinleyicileriyle buluşuyor

Bir aksilik olmazsa ben de orada olacağım:)



15 yıllık Açık Radyo macerası bir kitaba dönüştü. Ressam Mehmet Güleryüz kitabın sınırlı sayıdaki özel baskılarını ayrı ayrı ve tek tek resimledi. Büyük bir ansiklopedik sözlük formatında, maddelerden oluşan Açık Kitap, Açık Radyo’nun yazılı ve sesli arşivinin taranması, radyonun programcı ve dostlarının yazdığı makalelerin derlenmesiyle bir araya geldi. 750 Sayfalık kitapla yaklaşık 180 yazar-çizer-sanatçıdan 550’ye yakın madde yer alıyor. Kültür, sanat, spor, siyaset, tarih, bilim, çevre, gündelik yaşam gibi pek çok konuda yazının yer aldığı kitap Açık Radyo’nun kapsama alanları ve “hassasiyet noktaları”nı ilk kez bir araya getiriyor. Açık Radyo’nun kadim dostlarından ve destekçilerinden ressam Mehmet Güleryüz, 3,000 adet basılan Açık Kitap’ın özel kanvas kapaklı ilk 150 adedini ayrı ayrı, tek tek ve rengârenk resimledi. Bu özel edisyonlar ay sonunda satışa çıkarıldı.


Yazı buradan alınmıştır..

Doğan Hızlan da burada anlatmış:)

21 November, 2010

Prensesin Uykusu



Şu Çağan Irmak'ı ne kadar seviyorum ki bana aylar sonra üstüste post yazdırıyor. Prensesin Uykusu'nu izledim dün. Çok beğendim yine. 2 saat nasıl geçti anlamadım. Fagmanını ilk izlediğimde çok sıcak gelmemişti bana. Ama öyle sevdim ki hikayeyi. Başroldeki Çağlar Çorumlu'ya diyecek tek kelime bulamıyorum zaten. Böyle bir rolde başka kim oynayabilirdi diye düşündürdü bana. Filmin aralarındaki ağlanacak sahneyi animasyon filmi şeklinde başka kim izletebilirdi peki? Tüm oyuncuları, yönetmeni, film müziği, herşeyi için izlenir. Gidin, izleyin:)

20 November, 2010

Puzzle

Yine arayı çokça açtım, bundan sonraki postum da ne zaman olur kim bilir, özlüyorum buraları ama yazamıyorum. Bu 1,5 aylık yokluğumda çok ani bir şekilde babaannemi kaybettim. 1 günlüğüne Adana'ya gidip geldim. Günlük hayatta saçma sapan günlük işlerle ihmal ettiğimiz insanların başına birşey gelince ne hale geliniyor yaşayarak öğrendim.

Eşim ufak bir rahatsızlık geçirdi ama oldukça korkuttu beni. Neyseki iyi şimdi:)

Bu sürede bir de yukarıdaki puzzle ı bitirdim işte. Çocukluktan beri yaptığım ilk puzzle dı. (1000lik bir paket yıllar önce arkadaşım hediye etmişti ama yeni yapabildim:).

Sonra da yenisini aldım, çünkü eklediğim her parça beni mutlu ediyor. (o da yukarıda, çerçevesinden başladım bile)

Size de önerebilirim, oldukça eğlenceli bir uğraş:) Tekrar görüşmek üzere..

29 September, 2010

26 September, 2010

Tamamen kişisel


Neden bazen olan herşeyin olumsuz yönünü görüyor insan. Genel olarak olumlu olsam da ne kolumu kaldıracak, ne bir şeyler için çabalayacak halim var. Bana pek fazla olan birşey değil bu ama böyleyim şu sıralar. Bir sürü fotoğrafım var makinemde, bloga da eklerim bir şeyler yazarım diye ama zamanı geçtikçe onları da yayınlamak istemiyorum. Konuşasım da yok, kimseyi arayıp sorasım da, kendi halimdeyim. O yüzden buraya da pek uğrayamıyorum..

14 September, 2010

Az Aslında Çoktur


Bu yaz evimde bir hareket başlattım, ' gerçekten ihtiyacın olmayan bir şeyi alma hareketi' . Belki biliyorsunuz, Haziranda taşınmıştım. Yeni evim eskisine göre oldukça büyük ve eşyalarım içinde kayboldu, şeytanın dürtmesiyle alışveriş isteyen bünyemi durdurdum. Çünkü eşya insanın sırtında yük. Bu ev için alacağım sonra ilerde daha küçük bir eve taşınırken atacak mıyım? Yok dedim kendime, ne kadar az, o kadar iyi. Benim tüm ihtiyaçlarımı karşılıyor mu olanlar? evet.. Eee o zaman... Gardrobumda da uyguladım aynı hareketi. Aralarda sıkıştıgından bulamadığım t-shirtlerim var, döktüm bir gün herşeyi, tek tek ayırdım. Çok mu alışveriş yapıyorum (hayır, bir kadın asla fazla alışveriş yapmaz:) ama bir bakıyorum 3-4 yıldır hiç giymediğim bluzlar bir gün giyerim diye bekliyor. Giymeyeceklerimi ayırıp, giyebilecek kişilere verdim, böylece dolabım da ferahladı. Gereksiz evrakları da aynı şekilde ayırdım kütüphanemden..

Son günlerde de benim bu durumumu özetleyen bu kitabı okudum. Yazarın değindiği temel nokta *Gerekli olanı belirle, *Gerisini ele.  Kitaptan bir bölümü sizinle de paylaşmak istedim...

Basit üretkenliğin 6 ilkesi

1-Limitler koyun
2-En gerekli olanı seçin
3-Basitleştirin
4-Odaklanın
5-Alışkanlıklar yaratın
6-Küçük adımlarla başlayın..

Başlamak için 12 Temel Alışkanlık

1-Her sabah En Önemli İşlerinizi belirleyin.
2-Bir iş yaparken diğer işlere geçmeyin.
3-Gelen kutunuz boşalana kadar düzenleyin.
4-E-postalarınızı günde sadece 2 defa düzenleyin . (Bu biraz ütopik:P)
5-Günde 5 ila 10 dakika egzersiz yapın.
6-İnternete bağlı olmadan, dikkat dağıtıcı faktörlerden uzak şekilde çalışın.
7-Bir sabah rutini belirleyin.
8-Hergün daha fazla sebze-meyve yiyin.
9-Masanızı düzenli tutun.
10-Kısa listenizde yer almayan sorumluluk ve ricalara hayır deyin. (hiç kullanamadığım bir kelime)
11-Günde 15 dakikayı evinizi düzenlemeye ayırın.
12-E-postalara 5 cümle limiti koyun.

**Yazarının ayrıca blogu da var ( işte burada )

12 September, 2010

12 Eylül 2010


Yazacak çok şey var ellerim bi türlü yazmıyor ama bugünü not etmek istedim bloguma öncelikle güzel olanı. 2010 Dünya Basketbol şampiyonasında zorlu takımları eleyip Amerika ile final oynayacağız bugün. Tüm maçları büyük bir heyecanla izledim ama en son yarı final maçında Sırbistan ile son saniyeye kadar ettiğimiz mücadeleye kalbim zor dayandı. Bugün ne yaparım bilmiyorum, dua ediyorum elimden gelen bu:)) 12 dev adama bol şans diliyorum.

Bir diğer önemli olay ise anayasa değişikliği için referandum vardı bugün. Şeker bayramı tatilinin son günü olması sebebiyle % 77lik bir katılım oldu ve % 58 evet oyuyla (bu postu yazdıgım anda sandıkları %99u açılmıştı) kabul edildi.. Demokratik hukuk devletimizin vatandaşlarından bu sonuçlar çıktı.Çok üzgünüm..

** Fotograf buradan.

31 August, 2010

Kitap Ödüllü Yarışma


Çilekli pasta ve Noni'de görmüştüm yarışmayı ama Kitapkolik'ten de yorum gelince artık benim de yazmam şart oldu.Ödüllü bir kitap yarışması var, unutmayın 5 Eylül son gün:)  kuralları çok basit:

Çekiliş hakkı kazanma şartları:


*Bu yarışmanın duyurusunu twitter, friendfeed veya facebook profillerinde duyuranlar 1 çekiliş hakkı kazanacaktır.

*Web sitesinde ya da güncel blogunda yarışmayı tanıtanlar (sitemizin linki tıklanabilir olmalıdır) 5 çekiliş hakkı kazanacaktır.

*Kendisine ait olmasada forum sitelerinde konu açarak yarışmayı tanıtanlar 2 çekiliş kazanacaktır.

*Okuduğu kitapları tanıtan özgün yazılar yazan kişilerin yazıları uygun bulunup Kitapkolik.Net te yayınlanması halinde ise 4 çekiliş hakkı kazanacaktır.

Ayrıntılı bilgi için buraya lütfen.

26 August, 2010

Bozcaada tatilim

Bu kadar bekledim yazmak için, ancak kelimeleri ve fotoğrafları bir araya getirebiliyorum. Bozcaada öyle güzel öyle temiz bir yer ki, bir yandan da bencilliğim tutup yazmasam mı hiç diyorum.(ben yazmasam, kimse de gitmese) Çünkü ilk kez bu kadar temiz bir denize girdim, ilk kez bu kadar güzel bir yer gördüm.

Yolculuğumuz sabah saat 5.00 civarında başladı, önce Eceabat’a gidip oradan arabalı vapurla Çanakkale’ye, sonra da yaklaşık yarım saatlik araba yolculuğu ile Geyikli’ye ulaştık ve yine arabalı vapurla Bozcaada’ya geçtik. Öğlen 12.00 gibi adadaydık. Arabadan inip pansiyonumuza ulaşana kadar da havanın güzelliğinden, etrafın güzelliğinden sarhoş oldum.Bazyel pansiyonda kaldık, oldukça güzel ve temizdi, fiyatlar da oldukça uygundu. 2 kişilik odada kişi başı 50 TL oda+kahvaltı fiyatı. Zaten genel olarak ortalama 50-60 TL civarıydı gittiğimiz tarihte.(250 TL ye de otelde oda+kahvaltı kalabilirsiniz ama pek de gerek yok uyuyup, kahvaltı edip, arabayla ya da dolmuşla plaja gidiyorsunuz, yani otelinizin önünden denize giremiyorsunuz) Öğlen eşyalarımızı pansiyona bırakır bırakmaz önce bir şeyler yemek için sahile, oradan da yüzmeye Ayazma’ya gittik.


Öncelikle yemeklerden bahsetmem gerekirse o kadar çok seçenek var ki, hem yemek hem de fiyat açısından. Pahalı yerler de var ancak genel olarak fiyatlar uygun. Öğlenleri ev yemekleri yenilebilecek çok güzel yerler var. Ağaçların altında pötikareli örtülerin ve ahşap sandalyelerin üzerinde, güneşli olmasına rağmen nemi olmayan tertemiz havada yemeklerimizi yedik.

İlk gün Ayazma’ya gittik, dışarıdan bakıldığında kalabalık bi araç trafiği olmasına rağmen plaja inince çok da rahatsız edici bir kalabalık yoktu. Plaj gayet temizdi, şezlong ve şemsiye kiraladık 2 şezlong+1 şemsiye 9 TL idi(Bozcaada spor klubüne ait) Deniz soğuk, ancak ben gitmeden önce öyle korkuyordum ki belki giremem diye, korktuğum kadar da soğuk değildi. Ya da hava o kadar sıcaktı ki, insan tam olarak kızgın kumlardan serin sulara atlamış oluyordu. Ayazma’nın tek kötü yanı denizin taşlı olması diyecektim ki, ekşi sözlükte plajın diğer kısmının kum olduğunu öğrendim, ona göre yani siz giderseniz taşlara aldanmayın, diğer tarafa gidin. O yüzden asıl kötü yanını söylüyorum, duş ve tuvaletin olmayışı bence plajın en büyük eksiğiydi.

Akşam olmadan önce güneşi batırmak lazım, biz 2 gün üstüste yel değirmenlerine gidip güneşin batışını izledik. Neden 2 gün gittiğimize gelince, ilkinde aracımızı girişte parkedip (yasaklara çok uyarız:o) yürümeye kalktık ve son anda yetiştik. 2. Gün ise daha erken gelip, arabayla içeri girdik hatta onunla da yetinmeyip 15 dakikalık bir yürüyüş ile fenere ulaştık ve oradan izledik manzarayı. Yüzlerce fotografım var güneşin önünde.



Adada akşamları yapılacak tek eğlence yemeği yedikten sonra Polente’de oturmak sanırım. Çünkü gündüz gördüğünüz herkesi akşam da burada görebilirsiniz. Şirin bir kafe, içecekler güzel, fiyatlar orta halli, çalan şarkılar süper. Onun dışında da yine meydanda dolaşıp alışveriş yapabilir (hediyelik eşyalar çok güzeldi), çaybahçesinde oturup yazın vazgeçilmezi okey oynayabilir, ya da şarabınızı alıp deniz kenarında oturabilirsiniz.
Bozcaada’da en çok ilgimi çeken şeylerden biri de tipik yazlıkların olduğu salt binalardan değil, bağların içindeki taş evlerden oluşması. Umarım hiç de değişmez.

Ertesi gün Ayazma’ya değil Habbele koyundaki Mitos Beach’e gittik. İşte buradaki deniz tam anlamıyla muhteşem.Tamamen kum ve gidiyorsun gidiyorsun su sadece beline geliyor. Ancak burası özel bir plaj oldugu için önceden rezervasyon gerekiyor, yoksa yer bulmak oldukça zor. Tabii bir de fiyatlar biraz daha yüksek. Bu sefer şezlonglara 9 TL yerine 24 TL ödedik. Ayrıca öğlen yemek yenecek tek bir yer olduğundan da oradaki yemeklere muhtaç oluyorsunuz ve tat/fiyat oranı pek de doğru orantılı değil ve kredi kartı da geçmiyor ama herşeye rağmen o güzel koya değer. Bu arada Mitosun yanında yine Bozcaada spor klübüne ait şezlonglar var ve yine aynı sahilden ve cafeden yararlanabiliyorsunuz.

Aynı akşam da Ziraat bankasının arkasındaki dar sokaklardan birinde yedik yemeğimizi, orası da oldukça sevimli ve pek çok seçenek var. Ramazan’da gittiğimiz için oldukça şanslıydık, çünkü daha önce herkesin şikayet ettiği kalabalıktan eser yoktu. Sakindi ve güzeldi.

Bir sonraki gün akşamüstü kalenin önündeki kafelerin orada otururken oradan bile denize girildiğini gördüm, dayanamayıp ben de atlayacaktım, ama sonra ıslak ıslak kalıp üşümeyi göze alamadım. Ama bir adada gemilerin yanaştığı, tüm teknelerin, yatların bağlı bulunduğu limanda bile yüzülebildiğini düşünün, ne bir poşet gördüm ne de başka bir çöp.

Adadan ayrılmadan, domates reçeli, şarap, üzüm, kekik ve zeytinyağı almayı unutmayın. Eve döndüğünüzde en azından bunları tadarken burnunuza oraların kokusu geliyor. Kısacası tatilimden öyle memnun kaldım ki, bedenim İstanbul’a işe döndü ama ruhum Bozcaada’da kaldı..


*Fotografların birçoğu sevgili eşim tarafından çekilmiştir.. Teşekkürü borç bilirim:)
**Gitmeden şu ve şu  bloglardan da yararlanmıştım, çok işime yaradı:)



18 August, 2010

Veda / Ayse Kulin

Tatile de geliyor sıra ama bugün bitirmişken sıcağı sıcağına bu kitabı yazayım dedim. Ne zamandır bu kadar akıcı bir kitap okumamıştım. Ayşe Kulin’in anlatımını çok severim zaten, daha önce de Adı Aylin, Foto Sabah Resimleri, Güneşe Dön Yüzünü, Sevdalinka, Türkan ve Füreya’yı okumuştum. Ama geneli lise çağlarıma denk geldiği okuyup unutmuştum yıllardır da bir kitabını alıp okumak aklıma gelmedi. Veda’yı ise yine şu cep kitaplarının 9.90 TL’ye düşmesi dolayısıyla D&R’da sepetten alıp kütüphaneme koymuştum. Yaklaşık 1 yıldır birbirimize bakıyorduk. En son tatilde okunacak kitap ararken gözüme çarptı ve birkaç gün içinde bitirdim. Kitap, Osmanlı’nın yıkım günlerinde, İstanbul’da Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey’in konağında geçenleri anlatıyor. İçinde aşk da var, savaş da var, yokluk da var. Ama farklı bir bakışla anlattığı için okuyucuların da farklı bir yönden bakmasını sağlıyor, belki biraz taraflıdır, olsun. Şimdi sırada devamı niteliğindeki Umut var. Arayı soğutmadan ona başlayacagım. Size de bu sıcaklarda bol kitaplı günler dilerim:)

28 July, 2010

Tatil planı


Geçen yıl İpek'i okurken öyle sevmiştim ki Bozcaada ile ilgili yazdıklarını, en kısa zamanda gitmeliyim demiştim içimden:) Kısmet bu yazaymış. Aslında gönül böyle yakın yerlere haftasonları kaçamakları yapmak istiyor ama malesef haftasonları çalışan bir aile bireyimiz olunca böyle planlar da imkansız oluyor.


Tam istediğim tatil bu işte bu yaz, görmediğim bir yeri görme, güzel yemekler yeme, hiç girmediğim bir denizde yüzme, dinlenme, dinlenme, dinlenme..

Birçok yerden okuyup notlar aldım ama eklemek istediğiniz bir yer varsa sizin adınıza memnuniyetle gidip görürüm..

Fotografları buradan ve buradan aldım, daha iyilerini çekmeyi dileyerek:)

26 July, 2010

Haftanın sonu


Bu haftasonu Dino geldi bize. Cuma akşamından Pazar'a kadar birlikteydik. Evimiz için 'hayatınızda verdiğiniz en güzel karar' dedi.. Çok mutlu oldum:) Bizim için de tatil gibi oldu. Yedik, içtik, dedikodu yaptık, çok güldük.. Birlikte pazara gidip en taze meyveleri seçtik:)Sonra kendimize lezzetli yemekler, buz gibi meyve salataları hazırladık..

Havuzu sadece spor amaçlı kullanan ben Cumartesi tüm öğleden sonrayı şezlongda kitap okuyarak geçirdim..İnsan tek başınayken öyle yayılamıyor.. Son zamanlarda okuduğum kitaplar tam yaz kitapları olduğundan buraya yazmıyorum hiç. Hatta bir tanesi de dergiden çıkan bir kitap, o kadar yaz kitabı işte..Oturduğum her an bana eşlik ediyorlar ama sırada da bir sürü bekleyenim var daha. Az kaldı, topluyorum kendimi.

*yukarıdaki laf hoşuma gitti.. buradan:)

22 July, 2010

Bir dost


Güzel bir yerde, bir arkadaşın gidişini kutladık. Tüm hayatını bırakıp bir Ege kasabasına yerleşmeye karar verdi. Kendisi benden yaşça ve deneyim olarak büyük, hayatıma gireli de çok olmadı ama çok sevdiğim ve iyi ki tanımışım dediklerimden.Çok radikal bir karar aldı ama tam kendisinden beklenecek cinsten bir karar:)  Onun için kutlama, bizim için veda oldu. Çok özleyeceğim kahkahalarını.Şimdi merakla onun oradaki hayatından kesitleri bekliyoruz:)

14 July, 2010

Hastayım

Bu havada hasta oldum ve günlerdir geçmiyor boğazımın ağrısı, gözümün şişliği. Onu da bırak sesim bile çıkmıyor blog. Raporluydum yarın işe gideceğim ama yazacak halim bile olmadı. Çünkü eczanede satılmayan bir ilaç eksikti, annem. O olsaydı dokunmasıyla iyi ederdi beni:(

05 July, 2010

Ayça Şen


' Çocukluğumun geçmesinden en çok böyle zamanlarda korkardım; annem ve diğer sevdiklerimin tıngır mıngır müzikli konuşma sesleri eşliğinde yatakta uyumayı beklerken, kalp, mide ve taşaklarımın alt bölgesinde duyduğum o hoş karıncalanma hissinin büyüyünce yalnızlığa dönüşecek olmasından. Çünkü çocukken muhakkak, reşit olana kadar yalnız bırakılmayacağınızın garantisi vardır.'

* Bu kadın güzel şeyler yazıyor.

03 July, 2010

Yaz yaz yaz

Yeni evimde yeni çiçeklerim... Güzel balkonlara o kadar özenirim ki. Ama ben çiçek bakımı konusunda çok beceriksizim, elimden gelmiyor napiim iyi bakamıyorum. Geçende Haydins yazmıştı. Ama bu üç saksıyı özenerek balkonuma koydum çok hoşuma gidiyorlar, bakımı da basit. Her çıktığımda seviniyorum hala iyiler diye:) Bu gün birkaç foto çekmek istedim evin içinden, ama bilgisayara atınca ışık istediğim gibi olmamış, onları da başka zaman yayınlarım:)

27 June, 2010

Dondurma


Tantitoni'nin ürünlerini çok beğeniyorum fiyatları biraz pahalı olsa da çok renkli ve sevimliler... Tıpkı mailime gelen bu dondurma standı gibi:)

21 June, 2010

My sweet home

Sesim solugum çıkmadı, hem çok yoruldum hem de internete girecek vaktim olmadı. Kısaca maillerime bakıp çıktım sadece.. Yeni evimden bahsetmek gerekirse, en kısa zamanda mutfagımın fotografını koyacagım, çünkü en sevdiğim yeri mutfak oldu:) Tüm günümü geçirebilirim orada, zaman olursa tabii..


Bu arada taşınmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha anladım. Şimdi sitede taşınan birini görsem neredeyse çay demleyip tepsiye bardakları hazırlayıp götüresim geliyor. Eşim de abartma diyor.. o kadar yordu ki beni abartsam da haklıyım. Hele tüm işleri yalnız yapmak o kadar zor ki, insanın facebook ta 400 tane arkadaşı oluyor ama taşınırken yanında ailesi dışında kimse olmuyor.. Ki ailemizin de Adanada yaşadığını düşünürsek!!! Sağolsun istanbulda olan kısmı diyeyim çok yardımcı oldular.. İnsanın böyle zamanda oturup, sadece bardakların sarılı oldugu gazeteyi açacak birine bile ihtiyacı oluyor.. Bir de tabii aynı sitede oturduğumuz, taşınma sebebimizin %80 i olan arkadaşlarımız ve yeni komşularımızın da borcu ödenmez.. İşte onlar sayesinde atlattık bir sürü zorluğu.. Ama işte ıvır zıvır işler hiç bitmiyor.. Mesela geldim eve perdelerim yerlerde sürünüyor. Aman allahım o kadar da gözüme batıyor ki, tek tek hepsini akşamları elimde kısaltıyorum.. Çünkü hepsini birden söküp nereye götüreceğimi bulamadım. Aradığım yerler de sadece yeni perde siparişi alıyormuş, sanki ben bedavaya kısalttıracağım.. Neyse iş başa düştü tek tek iğneliyor, ütülüyor sonra da dikiyorum, böyle yazarken kolay ama öyle zaman alıyor ki.. Son 1 odam kaldı, hala akşamları devam ediyorum.. Bir de evin içinde eşyalarım kayboldu resmen, kocaman ev, eşyalarım eski eve zor sığıyordu şimdi de ufacık tefecik kaldılar.. Ama pek bir şey almak istemiyorum şu anda, ilerde ne olacağı belli olmaz, fazla eşyam olmasındansa bana yetecek kadarı iyi şimdilik. Sadece duvarlarım bomboş görünüyordu ve gözüme batıyordu, Ikea’ya gidip asılması için bazı aksesuarlar aldım o kadar..

Bunlar zor yanlarıydı ama güzel yanları da var, mesela artık her akşam işten gelip yaklaşık yarım saat yüzüyorum.. Yürüyecek bir sürü alan var.. Güvenlik açısından çok memnunum .. Bir de sabahları servis beklerken kuş sesleri bana eşlik ediyor.. Hıı bir de henüz geceleri uyurken penceremi açmadım.. Gayet serin bizim burası.. Umarım kışın da çok şikayetim olmaz.

Yeni evimden haberler şimdilik bu kadar..İnşallah bir daha arayı bu kadar açmayacağım...

*Fotograf gettyimages'den alınmıştır..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...